Jane Eyre – Bölüm 28 (Sadece İki Sayfa)

Jane Eyre – Bölüm 28 (Sadece İki Sayfa)

Doğrudan fundalığa daldım; kahverengi bozkır yamacını derin derin yaran bir oyuk gördüm, ona doğru ilerledim; koyu renkli bitki örtüsünün içinde dizlerime kadar bata çıka yürüdüm; kıvrıldıkça onunla birlikte döndüm ve gizli bir köşede, yosun karasıyla örtülmüş granit bir kaya çıkıntısı bulunca, altına oturdum. Etrafımı yüksek bozkır setleri çevreliyordu; kaya başımı koruyordu; gökyüzü ise onun üzerindeydi.

Burada bile içimde bir sükûnet duygusu uyanmadan önce epey zaman geçti: yakınlarda vahşi sığırların olabileceğine ya da bir avcının, bir kaçakçının beni fark edebileceğine dair belirsiz bir korku duyuyordum. Bir rüzgâr hamlesi ıssızlığı süpürdüğünde, bunun bir boğanın hücumu olduğunu sanarak başımı kaldırıyordum; bir yağmur kuşu ıslık çaldığında, onu bir insan zannediyordum. Ne var ki bu korkularımın asılsız olduğunu anlayınca ve akşamın geceye dönerken çöken derin sessizliği beni yatıştırınca, yeniden cesaret buldum. Henüz düşünmemiştim; yalnızca dinlemiş, izlemiş, korkmuştum; şimdi ise düşünme yetimi yeniden kazandım.

Ne yapmalıydım? Nereye gitmeliydim? Ah, hiçbir şey yapamadığım, hiçbir yere gidemediğim bir anda ne kadar da dayanılmaz sorulardı bunlar!—insan yerleşimine varabilmek için yorgun, titreyen uzuvlarımla daha kat edilmesi gereken uzun yollar varken—bir barınak bulabilmek için soğuk bir hayırseverliğe yalvarmak zorundayken: öyküm dinlenmeden, ihtiyaçlarımdan biri giderilmeden önce isteksiz bir merhameti zorlamak, neredeyse kesin bir reddi göze almak gerekirken!

Fundalığa dokundum; kuruydu ama yaz gününün sıcaklığı hâlâ içindeydi. Gökyüzüne baktım; berraktı: uçurum sırtının hemen üzerinde, dostça bir yıldız titreşiyordu. Çiy düştü, ama hayırlı bir yumuşaklıkla; tek bir esinti bile fısıldamadı. Doğa bana iyi ve müşfik göründü; dışlanmış biri olmama rağmen beni sevdiğini düşündüm; ve insandan yalnızca güvensizlik, reddedilme ve hakaret bekleyebilecek olan ben, evlatça bir bağlılıkla ona sarıldım. Bu gece, hiç olmazsa bu gece, onun misafiri olacaktım; tıpkı çocuğu olduğum gibi: annem beni parasız ve bedelsiz barındıracaktı. Yanımda hâlâ bir lokma ekmek vardı: öğle vakti içinden geçtiğimiz bir kasabada, tesadüfen elime geçen son kuruşla aldığım çöreğin artığı—son param. Fundalığın içinde orada burada, kara boncuklar gibi parlayan olgun yaban mersinlerini gördüm: bir avuç topladım ve ekmekle birlikte yedim. Öncesinde keskin olan açlığım, doyurulmasa da bu keşiş sofrasıyla yatıştı. Ardından akşam dualarımı ettim ve sonra yatacağım yeri seçtim.

Kayanın yanında fundalık çok derindi: uzandığımda ayaklarım içine gömüldü; iki yandan yükselerek gece havasının sızabileceği yalnızca dar bir aralık bıraktı. Şalımı ikiye katlayıp üzerime örttüm; alçak, yosunlu bir tümsek yastığım oldu. Böylece yerleşmişken, en azından gecenin başlangıcında, üşümüyordum.

Dinlenişim belki de yeterince mutluluk verici olabilirdi; fakat onu parçalayan kederli bir yürekti. Açık yaralarından, iç kanamasından, kopmuş tellerinden şikâyet ediyordu. Bay Rochester ve onun yazgısı için titriyordu; onu acı bir merhametle anıyor; bitmeyen bir özlemle onu istiyor; ve iki kanadı da kırılmış bir kuş kadar çaresizken, paramparça olmuş kanatlarını ona ulaşmak için boşuna çırpıyordu.

Bu düşünce işkencesiyle tükenince dizlerimin üzerine kalktım. Gece gelmişti ve yıldızları doğmuştu: güvenli, dingin bir geceydi; korkuya yoldaş olamayacak kadar sakin. Tanrı’nın her yerde olduğunu biliriz; fakat O’nun varlığını, eserleri en görkemli ölçekte önümüze serildiğinde daha derinden hissederiz; sessiz seyrini sürdüren dünyalarının yer aldığı bulutsuz gece göğünde, O’nun sonsuzluğunu, kudretini ve her yerde oluşunu en açık biçimde okuruz. Bay Rochester için dua etmek üzere diz çökmüştüm. Gözlerim yaşlarla buğulanmış halde yukarı baktığımda, görkemli Samanyolu’nu gördüm. Ne olduğunu hatırlayınca—sayısız sistemin uzayı yumuşak bir ışık izi gibi süpürdüğünü düşününce—Tanrı’nın kudretini ve gücünü hissettim. Yarattığını kurtarmaya muktedir olduğundan emindim: ne dünyanın yok olacağına ne de barındırdığı tek bir ruhun bile yitip gideceğine inanıyordum. Duamı şükre çevirdim: Yaşamın Kaynağı, ruhların da Kurtarıcısıydı. Bay Rochester güvendeydi; Tanrı’ya aitti ve Tanrı tarafından korunacaktı. Yeniden tepenin bağrına sokuldum; çok geçmeden uykuda kederi unuttum.

Ama ertesi gün, Yoksulluk solgun ve çıplak halde bana geldi. Küçük kuşlar yuvalarından çoktan ayrıldıktan; arılar, çiy kurumadan funda balını toplamak için günün tatlı vaktinde ortalığa döküldükten; sabahın uzun gölgeleri kısalıp güneş yerle göğü doldurduktan çok sonra uyandım ve etrafıma baktım.

Ne kadar durgun, ne kadar sıcak, ne kadar kusursuz bir gündü! Bu yayılan fundalık nasıl da altın bir çöldü! Her yerde güneş ışığı. Keşke içinde ve üzerinde yaşayabilseydim. Bir kertenkeleyi kayanın üzerinden koşarken gördüm; bir arının tatlı yaban mersinleri arasında çalıştığını gördüm. O anda arı ya da kertenkele olmayı isterdim; böylece burada kendime uygun besin ve kalıcı bir barınak bulabilirdim. Ama ben bir insandım ve bir insanın ihtiyaçlarına sahiptim: onları karşılayacak hiçbir şeyin olmadığı bir yerde oyalanmamalıydım. Ayağa kalktım; geride bıraktığım yatağa baktım. Gelecekten umudumu kesmiş halde, yalnızca şunu diledim—Yaratıcımın, o gece uykudayken ruhumu istemiş olmasını; ve ölümle kaderle daha fazla mücadeleden azat edilen bu yorgun bedenin, artık sessizce çürüyüp bu ıssızlığın toprağıyla barış içinde birleşmesini. Ne var ki hayat hâlâ bendeydi; tüm gerekleri, acıları ve sorumluluklarıyla birlikte. Yük taşınmalıydı; ihtiyaç karşılanmalıydı; acıya katlanılmalıydı; sorumluluk yerine getirilmeliydi. Yola koyuldum.

Comments

No comments yet. Why don’t you start the discussion?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir