Rosamond Oliver sözünü tutarak beni ziyarete gelmeye devam etti. Okula uğramaları çoğunlukla sabah gezintileri sırasında olurdu. Küçük midillisinin üzerinde hafifçe dörtnala kapıya kadar gelir, arkasından üniformalı bir uşak at üstünde onu izlerdi. Mor binicilik kıyafeti içinde, yanağına değen ve omuzlarına doğru dalga dalga süzülen uzun buklelerinin üzerine zarafetle yerleştirilmiş siyah kadife Amazon şapkasıyla görünüşünden daha zarif bir manzara tasavvur etmek güçtü. İşte böylece köy okulunun sade binasına girer, şaşkın bakışlarla kendisini izleyen çocukların arasından adeta süzülerek geçerdi.
Genellikle Bay Rivers’ın günlük ilmihal dersini verdiği saatlerde gelirdi. Ne yazık ki, ziyaretçinin bakışlarının genç papazın yüreğine ne denli derin işlediğini açıkça görmek mümkündü. Sanki bir içgüdü, onu, kadının girişinden haberdar ederdi—görmese bile hissederdi. Kapıya bakmıyorken bile o içeri adım attığında yanağı kızarır, mermer gibi hareketsiz duran yüz hatları gevşemeyi reddetse de tarif edilmesi güç bir değişime uğrardı; bu durgunluk içinde bile bastırılmış bir coşkunun ifadesi belirirdi—öyle ki, bu duygu ne bir kasın hareketiyle ne de ani bir bakışla bu denli açık dile getirilebilirdi.
Elbette ki o, sahip olduğu etkinin farkındaydı; zaten Bay Rivers da bunu gizleyemiyordu. Hristiyan stoacılığına rağmen, Rosamond yanına gelip onunla konuştuğunda, yüzüne neşeli, teşvikkâr, hatta hafifçe şefkatli bir gülümsemeyle baktığında, elinin titrediği, gözlerinin alevlendiği görülürdü. Dudaklarıyla söylemese bile bakışlarıyla adeta şöyle diyordu: “Seni seviyorum ve senin de beni tercih ettiğini biliyorum. Sessizliğimin sebebi umutsuzluk değil. Kalbimi sunsam, kabul edeceğine inanıyorum. Fakat o kalp çoktan kutsal bir sunağa adandı; çevresine ateş dizildi. Yakında bir kurban gibi tamamen yanıp tükenecek.”
Bunun üzerine Rosamond, hayal kırıklığına uğramış bir çocuk gibi dudak bükerdi; yüzünün parlak neşesine ince bir hüzün bulutu çöker, elini onun elinden hızla çeker, hem kahramanca hem de bir şehit edası taşıyan bu tavır karşısında geçici bir alınganlıkla ondan yüz çevirirdi. Şüphesiz St. John, o anda onu geri çağırmak, peşinden gitmek, onu tutmak için dünyaları verebilirdi; ama cennetin tek bir ihtimalinden vazgeçmez, onun aşkının sunduğu dünyevi cennet uğruna ebedi kurtuluş umudunu feda etmezdi. Üstelik doğasında var olan her şeyi—gezgini, idealisti, şairi, rahibi—tek bir tutkunun sınırları içine hapsetmesi mümkün değildi. Vale Hall’un salonlarında sunulan huzur uğruna, misyon yolunun çetin mücadelelerinden vazgeçemezdi—vazgeçmek de istemezdi. Bunu, bir gün cesaretimi toplayıp onun iç dünyasına, tüm ketumluğuna rağmen, küçük bir giriş yapabildiğimde bizzat kendisinden öğrenmiştim.
Miss Oliver ise kulübeme sık sık uğramaya başlamıştı. Kısa sürede onun karakterini bütünüyle çözmüştüm—içinde gizem ya da yapmacık hiçbir yön yoktu. Cilveliydi ama duygusuz değildi; talepkârdı ama bencil sayılmazdı. Doğduğu günden beri şımartılmıştı, ama bu onu bütünüyle bozmuş değildi. Çabuk parlayan bir mizacı vardı, fakat iyi huyluydu; kibirliydi—zira aynaya her bakışında böylesi bir güzelliği görmemesi mümkün değildi—ama yapmacık değildi. Eli açıktı; servetinin verdiği gururdan habersizdi; içtendi, yeterince zekiydi; neşeli, canlı ve düşüncesizdi. Kısacası, benim gibi serinkanlı bir gözlemci için bile son derece cazipti; fakat derinlikli ya da sarsıcı bir kişiliğe sahip değildi. Zihni, örneğin St. John’un kız kardeşlerininkiyle kıyaslanamayacak kadar farklıydı. Yine de onu, öğrencim Adele’i sevdiğim kadar olmasa da, neredeyse o denli severdim; zira büyümesine tanıklık ettiğimiz, eğittiğimiz bir çocuğa duyulan sevgi, yetişkin birine duyulandan daha derindir.
Bana karşı sevecen bir heves geliştirmişti. Bana, Bay Rivers’a benzediğimi söylüyordu—elbette onun kadar yakışıklı olmadığımı da eklemeyi ihmal etmiyordu: “Onun onda biri kadar bile değilsin,” derdi, “ama yine de derli toplu, hoş bir kızsın; o ise bir melek.” Yine de benim de onun gibi iyi, akıllı, sakin ve kararlı olduğumu söylerdi. Bir köy öğretmeni olmamı doğanın bir şakası (lusus naturae) olarak nitelendiriyor, geçmişim bilinse bunun mükemmel bir romana dönüşeceğine inanıyordu.
Bir akşam, her zamanki çocukça hareketliliği ve kırıcı olmayan merakıyla küçük mutfağımın dolaplarını ve çekmecelerini karıştırırken önce iki Fransızca kitap, bir Schiller cildi, bir Almanca dilbilgisi ve sözlük buldu; ardından resim malzemelerimi ve bazı çizimlerimi keşfetti. Bunların arasında, öğrencilerimden birinin meleksi yüzünü betimleyen bir kurşun kalem portresi ile Morton Vadisi’nden ve çevredeki fundalıklardan yapılmış manzara eskizleri de vardı. Önce şaşkınlıktan donakaldı, ardından adeta sevinçle çarpıldı.

