Işık hâlâ oradaydı; yağmurun içinden solgun ama kararlı bir biçimde parlıyordu. Yeniden yürümeye çalıştım: tükenmiş uzuvlarımı yavaşça ona doğru sürükledim. Işık beni tepenin yamacından eğri bir hatla, geniş bir bataklığın içinden geçirdi; bu bataklık kışın aşılmaz olurdu, yazın en hararetli zamanında bile sıçrayan, titreyen bir zemin sunuyordu. Burada iki kez düştüm; ama her seferinde doğruldum, güçlerimi toparladım. Bu ışık benim son ve umutsuz umudumdu: ona ulaşmalıydım.
Bataklığı geçtikten sonra, fundalıkların üzerinde beyazımsı bir iz gördüm. Yaklaştım; bir yol ya da patikaydı. Doğrudan ışığa doğru gidiyordu; ışık şimdi, karanlıkta biçimlerini ve yapraklarını güçlükle seçebildiğim ağaçlardan—muhtemelen çamlardan—oluşan bir kümenin ortasında, küçük bir tümseğin üzerinden parlıyordu. Yaklaştıkça yıldızım kayboldu: aramıza bir engel girmişti. Önümdeki karanlık kütleyi yoklamak için elimi uzattım: alçak bir duvarın kaba taşlarını hissettim; üstünde parmaklıklara benzer bir yapı, iç tarafında ise yüksek ve dikenli bir çit vardı. El yordamıyla ilerledim. Yine beyazımsı bir şey parladı: bir kapıydı—küçük bir bahçe kapısı; dokunduğumda menteşeleri üzerinde kımıldadı. Her iki yanında koyu renkli birer çobanpüskülü ya da porsuk ağacı duruyordu.
Kapıdan girip çalılıkların arasından geçince, siyah, alçak ve biraz uzun bir evin silueti belirdi; fakat yol gösteren ışık artık görünmüyordu. Her yer karanlıktı. Ev halkı uykuya çekilmiş olabilir miydi? Korkum buydu. Kapıyı ararken bir köşeyi döndüm: dostça ışık bir kez daha fışkırdı—yerden bir ayak kadar yüksekte, çok küçük, kafesli bir pencereden. Sarmaşık ya da başka bir tırmanıcı bitkinin sık yaprakları, pencereyi daha da daraltmıştı. Açıklık o denli örtülü ve dardı ki, perde ya da panjur gereksiz görülmüştü. Eğilip pencereden sarkan yaprakları araladığımda, içeriği tümüyle görebildim.
Zemini kumlanmış ve özenle temizlenmiş bir oda gördüm. Cevizden bir dolap, sıra sıra dizilmiş kalay tabaklarıyla, közlenmiş turba ateşinin kızıllığını ve ışıltısını yansıtıyordu. Bir saat, beyaz çamdan bir masa ve birkaç sandalye seçiliyordu. Bana yol gösteren mum masanın üzerinde yanıyordu; ışığında, biraz sert görünümlü ama etrafındaki her şey gibi titizlikle temiz bir yaşlı kadın, bir çorap örüyordu.
Bu ayrıntılara yalnızca yüzeysel baktım—hiçbiri olağanüstü değildi. Asıl ilgi çekici olan, şöminenin yakınında, pembe bir huzur ve sıcaklıkla çevrelenmiş hâlde sessizce oturan gruptu. İki genç ve zarif kadın—her bakımdan hanımefendi—biri alçak bir sallanan sandalyede, diğeri daha da alçak bir taburede oturuyordu. İkisi de krep ve bombazenden yapılmış koyu yas giysileri içindeydi; bu kasvetli kıyafetler, son derece açık tenli boyunlarını ve yüzlerini çarpıcı biçimde öne çıkarıyordu. Büyük, yaşlı bir pointer köpeği kızlardan birinin dizine iri başını yaslamıştı; diğerinin kucağında ise siyah bir kedi rahatça uzanıyordu.
Böylesi sakinler için bu mütevazı mutfak ne tuhaf bir mekândı! Kimdi onlar? Masadaki yaşlı kadının kızları olamazlardı; çünkü o köylü görünüşlüydü, onlar ise bütünüyle zarafet ve kültür timsaliydi. Onlarınkine benzer yüzleri daha önce hiçbir yerde görmemiştim; ama yine de onlara bakarken, her çizgilerine aşinaymışım gibi geliyordu. Güzel diyemem—fazlasıyla solgun ve ciddiydiler. Her biri bir kitabın üzerine eğilmişti; düşünceli, neredeyse sert bir ifadeleri vardı. Aralarındaki bir sehpa, ikinci bir mumu ve iki kalın cildi taşıyordu; sık sık bu büyük kitaplara bakıyor, ellerindeki küçük kitaplarla karşılaştırıyorlardı—tıpkı çeviri yaparken sözlüğe başvuran kimseler gibi.
Sahne, sanki bütün figürler gölge, ateş ışığıyla aydınlanan oda ise bir tabloymuşçasına sessizdi. Öyle bir sessizlik hâkimdi ki, ızgaradan düşen közleri, odanın loş köşesindeki saatin tıkırtısını duyabiliyordum; hatta yaşlı kadının örgü şişelerinin tıkırtısını bile ayırt ettiğimi sanıyordum. Bu yüzden, nihayet bir ses bu tuhaf sessizliği bozduğunda, kulağıma son derece net ulaştı.

