Jane Eyre – Bölüm 27 ve 28 (Sadece İki Sayfa)

Jane Eyre – Bölüm 27 ve 28 (Sadece İki Sayfa)

Oraya vardığımda, çitin altında biraz soluklanmak için oturmak zorunda kaldım; otururken tekerlek sesleri duydum ve bir arabanın yaklaştığını gördüm. Ayağa kalkıp elimi kaldırdım; durdu. Nereye gittiğini sordum: arabacı, Bay Rochester’ın orada hiçbir bağı olmadığından emin olduğum, oldukça uzak bir yerin adını söyledi. Beni oraya hangi bedelle götürebileceğini sordum; otuz şilin dedi; yalnızca yirmi şilinin olduğunu söyledim; peki, bununla yetinmeye çalışacaktı. Ayrıca, araç boş olduğu için iç bölüme binmeme izin verdi: içeri girdim, kapatıldım ve yoluna devam etti.

Sevgili okur, o an hissettiklerimi asla tatmamanı dilerim! Gözlerinden benimkilerden dökülenler gibi fırtınalı, yakıcı, yüreği parçalayan gözyaşları hiç dökülmesin. Dudaklarından, o saatte benimkilerden dökülen denli umutsuz ve acı dolu yakarışlarla göğe seslenmek zorunda kalma sakın; zira insanın tüm varlığıyla sevdiği şeye kötülüğün aracı olma korkusunu benim gibi yaşamanı asla dilemem.

Bölüm XXVIII

İki gün geçti. Yaz akşamı; arabacı beni Whitcross denen bir yerde indirdi; verdiğim ücret karşılığında beni daha ileri götüremezdi ve dünyada bir tek şiline bile sahip değildim artık. Araba bu sırada bir mil kadar uzaklaşmıştı; yalnızım. Tam bu anda, bohçamı—güvenlik için yerleştirdiğim arabanın iç cebinden—almayı unuttuğumu fark ettim; orada kaldı, orada kalmak zorunda; ve artık büsbütün yoksunum.

Whitcross ne bir kasaba ne de bir köydür; dört yolun kesiştiği yere dikilmiş bir taş sütundan ibarettir: uzaktan ve karanlıkta daha görünür olsun diye badanalandığını sanırım. Tepesinden dört kol uzanır: üzerlerindeki yazıya göre, işaret ettikleri en yakın kasaba on mil, en uzak olanı yirmi milin üzerindedir. Bu kasabaların tanıdık adlarından, hangi kontlukta olduğumu anlarım: bozkırlarla kararmış, dağlarla sırtlanmış bir kuzey-orta kontluğu. Bunu görüyorum. Arkamda ve iki yanımda geniş fundalıklar uzanıyor; ayaklarımın dibindeki derin vadinin çok ötesinde dağ dalgaları yükseliyor. Buradaki nüfus seyrek olmalı; bu yollarda tek bir yolcu bile görmüyorum: yollar doğuya, batıya, kuzeye ve güneye doğru uzanıyor—beyaz, geniş, ıssız; hepsi fundalığın içinden açılmış ve funda, en kenarlarına kadar derin ve vahşi biçimde büyümüş. Yine de rastgele bir yolcu geçebilir; ama şu anda kimsenin beni görmesini istemiyorum: yabancılar, belli ki amaçsız ve yolunu yitirmiş halde işaret direğinin yanında oyalanan benim burada ne yaptığımı merak ederdi. Sorgulanabilirdim; vereceğim tek yanıt bile inanılmaz gelir, kuşku uyandırırdı. Bu anda beni insan toplumuna bağlayan tek bir bağ yok—ne bir cazibe ne de bir umut beni hemcinslerimin olduğu yere çağırıyor—beni gören hiç kimse bana karşı iyi bir düşünce ya da dilek beslemezdi. Evrensel anne Doğa’dan başka bir akrabam yok: onun bağrına sığınacak, ondan dinlenme isteyeceğim.

Comments

No comments yet. Why don’t you start the discussion?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir