Jane Eyre – Bölüm 26 (Sadece İki Sayfa)

Jane Eyre – Bölüm 26 (Sadece İki Sayfa)

Sabah, o kısa süreli delilik sahnesi dışında, yeterince sakindi. Kilisedeki hadise gürültülü olmamıştı; ne bir tutku patlaması yaşanmıştı, ne yüksek sesli bir tartışma, ne bir meydan okuma, ne de gözyaşı ya da hıçkırık… Yalnızca birkaç söz söylenmişti: evliliğe karşı sakin bir itiraz dile getirilmiş; Bay Rochester tarafından sert ve kısa sorular sorulmuş; yanıtlar, açıklamalar verilmiş, deliller ortaya konmuştu. Efendim gerçeği açıkça kabul etmiş; ardından yaşayan kanıt gözler önüne serilmiş; yabancılar gitmiş ve her şey sona ermişti.

Her zamanki gibi kendi odamdaydım—yalnızca kendim, görünürde hiçbir değişiklik yoktu. Bana vuran, beni yakan, sakatlayan hiçbir şey olmamıştı. Ama dünkü Jane Eyre neredeydi?—hayatı neredeydi?—umutları neredeydi?

Dün, tutkulu ve umut dolu—neredeyse bir gelin—olan Jane Eyre, yeniden soğuk ve yalnız bir kız olmuştu. Hayatı solmuş, geleceği ıssızlaşmıştı. Yaz ortasında bir Noel ayazı bastırmıştı; Haziran’ın üstünden bembeyaz bir Aralık fırtınası geçmişti. Olgun elmalar buz tutmuş, açmakta olan güller kar yığınlarının altında ezilmişti; çayırların ve ekin tarlalarının üzerine donmuş bir kefen serilmişti. Dün gece çiçeklerle kızaran yollar, bugün ayak basılmamış karlarla geçilmez hâle gelmişti; on iki saat önce tropik kuşaklardaki korular gibi yapraklı ve kokulu sallanan ormanlar ise şimdi Norveç’in kışlık çam ormanları kadar ıssız, vahşi ve bembeyaz uzanıyordu. Umutlarımın hepsi ölmüştü—Mısır diyarındaki ilk doğanların bir gecede üzerine çöken o gizli yazgı gibi bir kaderle vurulmuştu. Dün çiçek açan, ışık saçan sevgili dileklerime baktım; şimdi onlar, bir daha asla dirilemeyecek, donuk, soğuk, morarmış cesetler hâlinde yatıyordu. Aşkıma baktım: efendime ait olan—onun yarattığı—o duygu, kalbimde soğuk bir beşikte acı çeken bir çocuk gibi titriyordu; hastalık ve ıstırap onu ele geçirmişti. Bay Rochester’ın kollarına sığınamıyor, göğsünden sıcaklık alamıyordu. Ah, artık bir daha ona dönemeyecekti; çünkü inanç solmuş, güven yok olmuştu! Bay Rochester benim için artık eskisi değildi; çünkü o, benim sandığım kişi değildi. Ona kötülük isnat etmek istemezdim; bana ihanet ettiğini söylemezdim; ama lekesiz doğruluk vasfı onun zihnimdeki suretinden silinmişti ve onun yanından ayrılmam gerektiğini açıkça hissediyordum. Ne zaman—nasıl—nereye gideceğimi henüz bilemiyordum; ama kendisinin beni Thornfield’dan hızla göndereceğinden şüphem yoktu. Bana karşı gerçek bir sevgi beslemiş olamazdı; bu yalnızca geçici bir tutkuydu. O tutku boşa çıkmıştı; artık beni istemeyecekti. Şimdi yoluna çıkmaya bile korkardım; görüntüm ona nefret verici gelmeliydi. Ah, gözlerim ne kadar körmüş! Davranışlarım ne kadar zayıfmış!

Gözlerim örtülmüş, kapanmıştı: etrafımda dönen bir karanlık yüzüyor gibiydi; düşüncelerim de aynı ölçüde siyah ve karmaşık bir akışla içime doluyordu. Kendimi bırakmış, gevşemiş, çabasız bir hâlde, kurumuş büyük bir nehir yatağına uzanmış gibiydim; uzak dağlarda çözülen bir seli işitiyor, yaklaşan girdabın gelişini hissediyordum. Ayağa kalkmaya iradem yoktu, kaçmaya gücüm yoktu. Baygın bir hâlde yatıyor, ölmeyi diliyordum. İçimde hâlâ canlı gibi atan tek bir düşünce vardı—Tanrı’nın hatırası. Bu hatıra, dile getirilemeyen bir duayı doğurdu: şu sözler, ışığı olmayan zihnimde fısıldanması gereken bir şey gibi dolaşıp duruyordu, fakat onları ifade edecek bir kuvvet bulunamıyordu—

Comments

No comments yet. Why don’t you start the discussion?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir