“Sesini beğendim mi?” diye sordu.
“Çok beğendim.” Onun bu hassas ve gururlu benliğini şımartmayı pek sevmiyordum; ama bir kez olsun, ve işi kolaylaştırmak amacıyla, onu hem yatıştıracak hem de harekete geçirecek şekilde davranmaya karar verdim.
“Öyleyse, Jane, sen eşlik edeceksin.”
“Pekala efendim, deneyeceğim.”
Denemeye başladım, fakat kısa süre içinde tabureden kaydırıldım ve “küçük beceriksiz” ilan edildim. Ne de olsa, tam olarak istediğim buydu: Bana kabaca yanaştırılmasıyla, o yerimi gaspedip kendisi eşlik etmeye başladı; çünkü o, şarkı söylemek kadar çalmayı da iyi bilirdi. Ben de pencere nişine çekildim. Orada oturup durgun ağaçlara ve loş çimlere bakarken, yumuşak ve tatlı bir ezgiyle şu şiirsel mısralar, melodik bir tonda söylendi:
“Bir kalbin en derininde
Hissettiği en gerçek aşk,
Her damarında, coşkulu bir akışla
Varoluşun bütün özünü doldurdu.
Onun gelişi her günümün umudu,
Onun ayrılışı acım oldu;
Adımlarını geciktiren her tesadüf
Damarlarımda buz gibi aktı.
Bilinmeyen bir mutluluk hayal ettim,
Sevdiğim gibi sevilmeyi;
Ve bu amaç uğruna koştum
Kör ve hevesli bir tutkuyla.
Ama geniş ve yolunu bulmak zor
Hayatlarımızın arasındaki boşluk,
Ve tehlikeliydi, köpüklü okyanus dalgaları gibi
Yeşil, öfkeli bir yarış.
Ve korkutucuydu, bir haydut yolu gibi
Issızlıkta ya da ormanda;
Güç ve Adalet, Acı ve Öfke
Ruhlarımızın önünde duruyordu.
Tehlikeler göze aldım;
Engelleri küçümsedim;
Uğursuzluklara karşı geldim:
Ne tehdit etti, ne rahatsız etti, ne uyardı,
Hepsini coşkuyla aştım.
Gökkuşağım ışık kadar hızlı ilerledi;
Rüya gibi uçtum;
Gözlerimin önünde yükseldi görkemli
Yağmur ve Parıltının o çocuğu.
Hâlâ parlak, acı bulutlarının üstünde
O yumuşak, ciddi sevinç;
Ve artık umurumda değil, ne kadar yoğun ve karanlık
Felaketler yaklaşırsa yaklaşsın.”

