Bay St. John’a gelince, kız kardeşleriyle benim aramda bu kadar doğal ve hızlı gelişen yakınlık, onunla aramda oluşmadı. Aramızdaki mesafenin bir nedeni, onun evde nispeten az bulunmasıydı: zamanının büyük bir kısmını, cemaatine dağılmış hâlde yaşayan hasta ve yoksulları ziyaret etmeye adadığı anlaşılıyordu.
Hiçbir hava koşulu onu bu pastoral gezilerinden alıkoyacak gibi görünmüyordu: yağmur da yağsa, güneş de açsa, sabahki çalışma saatleri biter bitmez şapkasını alır, babasının yaşlı av köpeği Carlo’yu da yanına katarak sevgi ya da görev yolculuğuna çıkardı — buna kendisinin hangisi olarak baktığını doğrusu bilmiyorum. Bazen hava çok kötü olduğunda, kız kardeşleri itiraz ederdi. O zaman kendine özgü, neşeliden çok ciddi bir gülümsemeyle şöyle derdi:
“Eğer bir rüzgâr esintisinin ya da birkaç damla yağmurun beni bu kolay görevlerden alıkoymasına izin verirsem, kendim için tasarladığım gelecek için böyle bir tembellik nasıl bir hazırlık olur?”
Diana ile Mary’nin bu soruya genelde verdikleri cevap bir iç çekiş ve birkaç dakikalık hüzünlü bir düşünceye dalış olurdu.
Fakat sık sık evden uzak oluşunun yanı sıra, onunla dostluk kurmamın önünde başka bir engel daha vardı: içine kapanık, dalgın ve hatta düşüncelere gömülmüş bir tabiatı vardı. Dinî görevlerinde gayretli, yaşamında ve alışkanlıklarında kusursuz olmasına rağmen, her samimi Hristiyan’ın ve gerçek bir hayırseverin ödülü olması gereken zihinsel huzura, içsel memnuniyete sahipmiş gibi görünmüyordu.
Akşamları çoğu kez pencere kenarında, masası ve kâğıtları önünde otururken okumayı ya da yazmayı bırakır, çenesini eline dayar ve bilmediğim ne tür düşüncelere dalardı; fakat bunların huzursuz ve heyecanlı olduğu, gözlerindeki sık sık parlayan ışıltıdan ve değişken bakışlarından anlaşılırdı.
Ayrıca sanırım Doğa da onun için, kız kardeşleri için olduğu gibi bir haz hazinesi değildi. Tepelerin sert cazibesi ve “yuvası” dediği o kararmış çatılı, ağarmış duvarlı eve duyduğu doğuştan sevgiyi bir kez, yalnızca bir kez benim işittiğim şekilde dile getirmişti; fakat bu duyguyu ifade ederken sesinde ve sözlerinde zevkten çok hüzün vardı. Bozkırlarda huzur veren sessizlik için dolaştığını, onların sunduğu binlerce sakin mutluluğu arayıp üzerinde durduğunu ise hiç görmedim.
İçe kapanık oluşu nedeniyle zihninin ölçüsünü anlamam biraz zaman aldı. Onun düşünce gücüne dair ilk gerçek fikri, Morton’daki kendi kilisesinde verdiği vaazı dinlediğimde edindim. O vaazı anlatabilmeyi isterdim; fakat bu benim gücümü aşar. Hatta üzerimde bıraktığı etkiyi bile tam olarak ifade edemem.

